BAHAR MESAJI- Talha Emre Akdemir’den Tasvirlerle Dolu Yeni Hikaye

                                                                   I.

Güne sabah beni uyandırması için kurduğum fakat daha da uykumu getiren alarm sesi ile uyandım, ağır ve uykulu adımlarla lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım, bol tereyağlı bir yumurtayla kahvaltımı da yaptıktan sonra üstümü değiştirmek üzere odama geri döndüm. Normal şartlar altında kolay kolay ilk derslere giren bir insan değildim, hoş diğer derslere de pek isteyerek girdiğim söylenemezdi ama bugünlerde beni akşamları sabahın bir an önce olması için uyutan bir sebep vardı, onu görmek…  kaşlarının arası bir otoyol geçebilecek kadar açıktı, o geniş alandan aşağıya doğru indiğinizde ise olup olmadığının farkına varmak için çok yakından bakmanız gereken nazik bir burun. Karanlık gecelerime ışık olan parıltılı gözleri ve o gözlerin hemen üstünden alnına doğru bir hançer edasıyla kıvrılan kirpikleri. Sütün yüzeyindeki kaymak misali kusursuz ve temiz olan yanaklarının, ihtişamını saklayamadıkları elmacık kemikleri. Ağacının en iyisi olduğunu iddia eden bir kirazı kıskandıracak kadar kırmızı ve dolgun dudakları. Saçları… her gece kendi boğazıma takıp can çekiştiğim beline kadar uzanan idam ipim… Hazırlanıp hızla okula doğru yöneldim, ilk dersin başlamasına beş dakika kala sınıfa geçtim ve onun sırasının iki sıra arkasında olan cam kenarındaki sırama oturdum. Daha gelmemişti, normalde ilk dersin başlamasına yarım saat kala okulda olurdu ve ben geldiğimde onu sırasında oturmuş derin derin pencereden dışarısını izlerken bulurdum. Uyanamamış ya da servisi kaçırmış olabileceğini düşündüm, önüme dönüp kimsesiz sırasına odaklandım, o gelene kadar hayaliyle yetinmem gerekecekti. Öğle arası olduğunda hala gelmemişti acaba hasta mı olmuştu ya da yolda başına bir şey mi gelmişti? Keşke arayıp soracak cesaretim olsaydı ama ben bugüne kadar kendisine sadece sabahları günaydın demeye cesaret edebilmiştim. Ona olan bakışlarımdan her şeyin farkında olduğunu ama kimseye bir şey çaktırmadığını bildiğim en yakın arkadaşı Beyza’nın yanına gittim, her zamanki gibi kendisini yarım tavuk dönerinin içine gömmüş karnındaki hamile olduğu edasını yaratan göbeğin farkında olmadan hunharca yemek yemekle meşguldü.

“Beyza ne haber?”

“ İyi senden?”

“İyi bende, şey soracaktım da… Kardelen bugün gelmedi haberin var mı acaba?”

Sinsice sırıtarak “ Evet var, okul voleybol takımının maçına gitti.”

“Teşekkür ederim, görüşürüz”

Bunun üzerine cevap vermeden yemeğiyle meşgul olmaya devam etti, Kardelen okul voleybol takımının en gözde oyuncusuydu, sporla ilgilenmesi beni daha da heyecanlandırırken aynı takımda yer aldıkları bana göre kat kat yakışıklı ve ağzı laf yapan erkekler bir o kadar canımı sıkıyordu. Beni ona hayran bırakan bir özelliği de peşinden ayrılmayan o kadar erkeğe rağmen koskoca okulda yalnıza Beyza’yı kale almasıydı, ona çıkma teklifi eden erkekleri reddetmesinde bile bir ağırlık ve nezaket vardı. Kardelen’siz bir okulda daha fazla kalmanın kendime işkence etmekten başka bir şey olmayacağını anladığımda okulun arka bahçesinden büyük bir ustalıkla atlayıp eve doğru ağır ağır yürümeye başladım, az önce hafifçe çiseleyen yağmur bir anda artmaya başladı henüz yolu yarılamadan sırılsıklam kalmıştım. İçimden Necip Fazıl’ın “Bu Yağmur” şiirini haykırarak delirmişcesine koşmak geliyordu.

aşk-kardelen

“ Bu yağmur delilik vehminden üstün;

Karanlık kovulmaz düşüncelerden,

Cinlerin içimde yaptığı düğün

Sulardan, seslerden ve gecelerden…”

Bu yağmur oydu, senelerce susuz kalmış toprağıma can verecek oydu… Kardelen, benim için ya baharın habercisi ya da soğuk bir kışın ilk ayazıydı.

                                                                     II.

Eve gelip yatağıma uzandığımda aylardır olduğu gibi aklımda yalnızca o vardı, aylardır ondan ve onu şiirlerimde nasıl anlatacağımdan başka bir şey düşünemiyordum. Aklıma bir şimşek gibi çakan dörtlüğü kağıda geçirip, senelerdir yazdığım şiirleri bıkmadan yorumlayan en yakın arkadaşım Kemal’e gönderdim.

“Gözlerini görüyorum gecelerde,

Yabanın konuştuğu cümlelerde,

Her neredeysen her hecemde,

İsmini sayıklıyorum…”

Bunun üzerine Kemal’in cevabı hiç gecikmedi.

“bugün gelmedi herhalde… J”

Kemal benim her şeyimdi, çocukluğum, gençliğim ve muhtemelen ileride yaşlılığım… Biz birbirimizi hemen anlardık, bir bakıştan, bir kelimeden, bir hareketten. O bugüne kadar her şeyde yanımda olan tek insandı. Ertesi sabah her gün sabit olan rutinlerimi yerine getirip okula vardığımda Kardelen sırasında oturmuş içinde bolca eksiklik barındıran bakışlarla pencereden dışarıya bakıyordu, her zaman gözlerinde bir eksiklik vardı ama bir türlü yakından tanışmaya cesaret edemediğim için bir türlü bu eksikliği öğrenip çözümünü düşünemiyordum ve bu benim canımı yakıyordu. O ne olursa olsun bir şeyin eksikliğini çekmeye layık değildi, onun İngiltere prenseslerinden, Bizans imparatoriçelerinden, Osmanlı sultanlarından ne farkı vardı ki eksiklik çeksin? En az onlar kadar güzel ve asildi. Bende yerime geçip oturduktan sonra hoca derse girdi, ona öyle dalmıştım ki dersin ne olduğunun bile farkında değildim tek bildiğim hocanın derste olduğu ve Kardelen’in çok güzel olduğuydu. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmeden öğle arası olmuştu bile, kantine gidip yiyecek bir şeyler alacaktım fakat bir an bile gözlerimi ondan ayırmak istemiyordum o ise yine gözlerini pencereden ayırmıyordu. Karnımdan artık bir şeyler istediğine dair sesler gelince mecburen kantine inmek zorunda olduğumu anladım ve hızlı adımlarla gidip bir şeyler atıştırdım. Sınıfa çıkarken yarım günün nikotinsizliğiyle nöbetçi öğretmene topu komşunun balkonuna kaçan bir çocuğun bakışları masumluğunda bir bakış atıp kendimi tuvalet kabinine kilitledim. Sigaramı kanalizasyondan su çeken bir vidanjör edasıyla içerken kapı çaldı.

aşk-bahar

“Cahit kapıyı aç evladım!”

Bu Agah hocaydı, Agah Hoca beni daha önce defalarca sigara içerken yakalamış, bende ona defalarca söz vermiştim. Sigaramı atıp kapıyı açtığımda bana sevgisinden kızamadığını anladığım bir yüz ifadesiyle bakıyordu.  Öğretmenler odasından Agah Hocanın kamu spotunu bir kez daha dinleyip kaçıncıya verdiğimi hatırlamadığım bir söz daha verip ayrıldım. On beş dakikadır Kardelen’i görememiş olmanın verdiği özlemle hızlıca sınıfa doğru gidiyordum ki önümdeki altı ayı mahvedecek manzarayı karşımda buldum. Voleybol takımının yakışıklı çocuğu Kardeleni okulun en tenha koridorunun en tenha duvarına yaslamış, dudaklarını acımasızca boynunda gezdiriyordu. Dudakları onun boynuna değdikçe benimde mideme bir ok saplanıyordu, hayatımda hiç olmadığım kadar yarım ve sinirliydim. Parmak uçlarımdaki ve beynimdeki uyuşmanın, gözlermdeki karartının sonucu gözlerimi açtığımda hastanenin acil servisindeydim. Her zaman olduğu gibi bu günde başımda yalnızca Kemal vardı, meraklı sorularını yanıtlayıp eve gitmek istediğimi söyledim. Kemal o gece beni yalnız bırakmamak adına bizde kaldı ve anlaştığımız gibi aileme hiçbir şey çaktırmadı. Sabah olup alarm çaldığında hala uyumamıştım, bütün gece  kendime soruduğum soruları yanıtladım “ Ona aşkımı itiraf etmelimiydim? O an ne yapmalıydım?” bir ton sorunun hiç birine cevap veremeyince, açıp farklı şairlerden şiirler okumaya başladım, acımı hafifletecek, içime tercüman olacak birkaç kelime arıyordum ki Atilla İlhan yardımıma koştu.

“Gözlerin gözlerime değince felaketim olurdu, ağlardım.

Beni sevmiyordun bilirdim, bir sevdiğin vardı duyardım.

Çöp gibi bir oğlan ipince, hayırsızın biriydi fikrimce.

Ne vakit karşımda görsem öldüreceğimden korkardım,

Felaketim olurdu ağlardım…”

Şiirle dolu geçen gecenin sabahında anladım ki “ Ya bütün şairler onu seviyordu ya da ben her şiirde onu buluyordum…” alarmı kapatıp uyudum.

  III.

Uyandığımda Kemal acil işinin çıktığını belirten bir not bırakıp gitmişti. Ne yataktan kalkmaya mecalim ne de kahvaltı yapmaya iştahım vardı. Yattığım yerden aç karnına bir sigara yaktım, sigara dumanın direkt beynime tesir edip beni yeniden derin bir uykuya daldırmasını istiyordum. Kalem kağıdımı bir şeyler yazmaya kalktım ki beynimde ki hücrelerin kafiye kurmama bile yardımcı olmadığını anladım, artık o hücreler yalnızca bir şeyi düşünmeme yarıyordu, Kardelen… O manzaranın üstünden tam iki ay geçmişti, iki aydır ne okula gitmiş ne de tuvalet ihtiyacım haricinde odamdan çıkmıştım. Kemal’in getirdiği yemekler haricinde hiç bir şey yemiyor, aynı evin içinde ailemle bile görüşmüyordum. Kemal’den sürekli bana içeriği fark etmeksizin kitaplar getirmesini istiyordum. Günde bir bazen iki kitap bitirdiğim oluyordu. Bu şekilde aylar geçirdim, her şairin onu anlattığı, her romanın onu yaşattığı, her tarihin onu yazdığı aylar… Aradan altı ay geçmişti ki artık yavaş yavaş hayata adapte olmaya başlamış, nadiren de olsa eğlenmeye başlamıştım. Okula gitmiyordum çünkü onu bir kere görmenin, sesini bir kere duymanın her şeyi en başa alacağını biliyordum. O yüzden günlerimi kahvehanelerde, kütüphanelerde, bazen sahil kenarlarında geçiriyordum. Hayata dair hiçbir umudum kalmamıştı ve Kardelen’in haricinde kimseye aşık olamayacağımı, ömürümü onun eksik kalmış aşkıyla geçireceğimi sanıyordum. Bir sabah uyandığımda saatin kaç olduğuna bakmak için başucumdaki telefonu kaldırdım, öğlene geliyordu, uykulu gözlerle bildirimlere baktığımda yabancı bir numaradan mesaj geldiğini gördüm. Altı ay bende merak duygusunu bile köreltmişti, kalkıp elimi yüzümü yıkadım, kahvaltımı yaptım, gündemi kontrol etmek için telefonu yeniden elime aldığımda mesaja baktım. Elimdeki çay bardağı yere düştü, midem kaskatı kesildi, kalbim tekledi. Mesajda şöyle yazıyordu “ Merhaba Cahit, ben Kardelen. Arkadaşın Kemal’den senin hakkında bilgi aldım ve bana durumunu bütün çıplaklığıyla anlattı. Ben başından beri bakışlarından bana karşı boş olmadığını biliyordum. Belki biraz geç oldu ama bende sana karşı boş değildim. Kemal beni Berk ile yakın gördüğünü ve aramızda bir şeyler olduğunu sandığını söyledi. Onunla aramızda hiçbir şey yok ve gördüğün manzara benim iradem dışındaydı, eğer hala gözünde ufacık bir yerim varsa seninle bir kahve içmek istiyorum…” mesajın sonunda daha önce yalnızca birkaç kere gitme fırsatı bulduğum bir kafenin adresi ve saat yazıyordu. Yaklaşık beş dakikalık şokun ardından kendime geldim ve hemen Kemal’i arayıp eve çağırdım. Kemal’le yaptığımız uzun istişarenin ardından bu davete icabet etmeye karar verdim. Buluşma günü geldiğinde sabah erkenden kalkıp güzel bir kahvaltı yaptım, duşumu alıp en güzel kıyafetlerimi giydim. Aynanın karşısına geçtiğimde eksik kalan tek şey vardı, onun eşsiz güzelliği karşısında bir hurdalığa benzeyen yüzüm. Fırtınalı geçirdiğim altı ay beni altı yıl yaşlandırmıştı, saçlarım çoğu yerden dökülmüş, alnımda keskin çizgiler oluşmuş, göz atlarım morarmış, dişlerim sigaradan sapsarı kesilmişti. Mesajda onunda bana karşı boş olmadığını söylemişti ama bu halimi görünce aynı şeyleri söyleyecek miydi? Tam yavaş yavaş atlatmaya başlamışken bir yıkımı daha kaldıramazdım. Bu düşüncelerin arasında buluşma saatinin yaklaştığını fark ettim ve kafeye doğru yol almaya başladım. Kapıdan girdiğimde önce meraklı bir şekilde etrafta onu aradım göremeyince boş bir masaya oturdum, yazdığı saatin gelmesine on beş dakika vardı heyecan ve korku içinde beklemeye başladım. On dakika geçmemişti ki karşımdaki sandalyenin çekildiğini hissettim, daldığım noktadan gözlerimi kaldırdığımda, dizlerinde biten kırmızı üstünde beyaz noktaları olan bir elbiseyle, suçlu ve birazda sevimli bakışlarla bana bakan kabusumu gördüm. Oturup çantasını masanın üstüne koydu, bana öyle bir baktı ki gözlerinin parıltısı gözlerimi kamaştırıyordu. Bir anda en son altı ay önce yaşadığım o duyguları yaşamak beni biraz sersemlemişti.

aşk

IV.

“Cahit, öncelikle sana bilmeden yaşattıklarım için özür dilerim. Okula gelmediğini fark ettiğimde Kemal’ e seni sordum onunla biraz konuştuk ve sana o mesajı attım beni kırmayıp geldiğin için teşekkür ederim.”

“Önemli değil, rica ederim.”

Ona haykırmak istiyordum, aşık olduğumu, altı ay boyunca bana bunları neden yaşattığını, neden daha önce gelmediğini… ama yalnızca bunları söyleyebildim.

“Lafı hiç uzatmak istemiyorum Cahit. Söylediğim gibi bende sana karşı boş değilim ve emin ol ki seni görmeden geçen altı ay benim içinde hiç kolay değildi. Şuan seni karşımda dağılmış olarak görmek beni çok üzüyor, bana bu harabeyi toparlamak için bir şans verir misin?”

Gözleri doğru söylüyordu, yalan söylese bile ona karşı koyamazdım ki, sadece “ evet “ diyebildim.

O gün o kafede benimde sonradan açılmamla uzun uzun sohbet ettik , vedalaşırken bana nasıl sarıldığını ömrüm boyunca unutamam, O artık benimdi. Kardelen, soğuk ve yalnız geçirdiğim on altı yıllık kışın sonunda benim baharımdı, ömrümün saadetiydi…

Talha Emre Akdemir

Yazarın diğer hikayelerine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

guest
212 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Cihan
Cihan
Haziran 1, 2020 07:04

Gerçekten çok hoş bir hikaye. Uzun olması önemli değil sıkılmadan okuyabildim.

Hoca
Hoca
Haziran 1, 2020 18:36

Değerli bir paylaşım kaliteli anlatım eline sağlık